Yusuf Kaplan’ın, “Zamanın saatleri İslâm’a ayarlı değil artık seküler Türkiye’de. Müslüman saati durdu: Çağrısını yitirdi bu ülke de, bu ülkenin çilekeş çocukları da” sözü, yalnızca bir kültür eleştirisi değildir. Bu söz, bir toplumun zamanla, hayatla, hakikatle ve Allah’la kurduğu ilişkinin dağıldığını ilan eden ağır bir teşhistir. Çünkü saat dediğimiz şey yalnızca duvarda asılı duran, akrep ve yelkovandan ibaret mekanik bir araç değildir. Saat, bir medeniyetin neye göre yaşadığını, neyi öncelediğini, ne için çalıştığını ve hangi istikamete yürüdüğünü gösterir.
Bugün Türkiye’nin saatleri çalışıyor olabilir; fabrikalar, plazalar, borsalar, alışveriş merkezleri, stadyumlar, eğlence mekânları, televizyon kanalları ve sosyal medya platformları hiç durmadan işliyor olabilir. Fakat Müslüman saati durmuşsa bütün bu hareketlilik, hakikatte büyük bir hareketsizliktir. İnsanlar koşuyor fakat nereye gittiklerini bilmiyor. Çalışıyor fakat neye hizmet ettiklerini sorgulamıyor. Kazanıyor fakat neyi kaybettiklerini göremiyor. Yaşıyor fakat niçin yaşadıklarını düşünmüyorlar.
Seküler düzenin en büyük başarısı insanlara Allah’ı açıkça inkâr ettirmek değildir. Onun daha sinsi ve daha etkili yöntemi, Allah’ı hayatın dışına itmektir. Allah vardır ama ekonomiye karışmaz. Allah vardır ama siyasete yön vermez. Allah vardır ama eğitimin, hukukun, ticaretin, sanatın ve gündelik hayatın ölçüsünü belirleyemez. Allah’a camide yer vardır fakat çarşıda, parlamentoda, okulda, bankada, mahkemede ve televizyon ekranında söz hakkı yoktur.
İşte sekülerleşme budur: Allah’ı inkâr etmeden hükümsüzleştirmek!
Türkiye’de milyonlarca insan kendisini Müslüman olarak tanımlıyor. Fakat bu toplumun zamanını ezan mı düzenliyor, piyasa mı? İnsanların gündemini Kur’an mı belirliyor, sosyal medya algoritmaları mı? Hayatın ritmini namaz mı tayin ediyor, mesai çizelgeleri ve tüketim takvimleri mi? Ramazan ayı bile ibadetin, infakın, arınmanın ve muhasebenin zamanı olmaktan çıkarılıp alışveriş kampanyalarının, lüks iftarların, televizyon eğlencelerinin ve gıda israfının mevsimine dönüştürülmüşse Müslüman saatinin durduğunu kabul etmek zorundayız.
Bugünün insanı sabah namazına kalkamıyor ama işe geç kalmamak için üç alarm kuruyor. Cuma namazına vakit bulamıyor ama futbol maçını izlemek için bütün programını değiştiriyor. Kur’an okumaya on dakika ayıramıyor ama sosyal medyada saatlerini tüketiyor. Bir yoksulun kapısını çalmayı unutuyor ama indirim günlerinin tarihini ezbere biliyor. Çocuğuna Fâtiha’yı öğretmiyor fakat yabancı dil kursundan kodlama eğitimine kadar her şeyi planlıyor.
Sonra da bu toplumun Müslüman olduğundan söz ediliyor.
Kusura bakılmasın; nüfus kâğıdında yazan din hanesi, bir toplumu İslam toplumu yapmaz. Minarelerin çokluğu da Müslüman şuurunun varlığını ispatlamaz. Bir ülkede camiler dolarken adalet boşalıyor, Kur’an okunurken kul hakkı yeniyor, umreye gidilirken kamu malı talan ediliyor, namaz kılınırken rüşvet alınıyor, tesettür konuşulurken emek sömürülüyorsa orada din hayata hükmetmiyor; hayat dini kullanıyor demektir.
Bu, İslam’ın hâkimiyeti değil, İslam’ın folklorlaştırılmasıdır.
Seküler Türkiye, Müslümanlara dinlerini terk etmelerini söylemedi. Daha kullanışlı bir yöntem buldu: Dininizi yaşayın ama hayatı değiştirmesine izin vermeyin, dedi. Namazınızı kılın fakat ekonomik düzeni sorgulamayın. Oruç tutun fakat patronun işçiyi sömürmesine ses çıkarmayın. Hacca gidin fakat makamınızı, servetinizi ve nüfuzunuzu putlaştırmaya devam edin. Kur’an okuyun fakat Kur’an’ın adalet, emanet, liyakat ve hesap verme çağrısını işitmeyin.
Böylece dindarlık, düzeni tehdit eden ahlaki bir direniş olmaktan çıkarılıp düzenin süsüne dönüştürüldü.
Müslüman saati niçin durdu? Çünkü Müslüman, zamanını Allah’ın emaneti olarak görmekten vazgeçti. Zamanı para saydı, kariyer saydı, eğlence saydı, tüketim saydı; fakat kulluk saymadı. Oysa Müslüman için zaman, kıyamete doğru akan bir imtihan nehridir. Her gün eksilen ömürdür. Her saat hesabı sorulacak bir emanettir. Her dakika ya insanı Allah’a yaklaştırır ya da nefsinin ve dünyanın esiri hâline getirir.
Modern insan ise ölümü unutarak yaşamayı özgürlük zannediyor. Yaşlanmayı düşünmeden tüketiyor, hesabı hesaba katmadan biriktiriyor, kıyameti yok sayarak iktidar kuruyor. Sanki ölüm kendisine ulaşmayacak, sanki kabir başkaları için kazılacak, sanki Allah’ın huzuruna yalnız fakirler ve güçsüzler çıkacak!
Müslüman saati durduğu için bu ülkenin çocukları da çağrısını yitirdi. Gençlere ne için yaşayacaklarını söyleyemiyoruz. Onlara yalnızca iyi bir okul, yüksek maaş, yabancı ülke, güzel araba, rahat ev ve prestijli meslek vaat ediyoruz. Fakat iyi insan olmayı, adaleti savunmayı, mazlumun yanında durmayı, haksızlık karşısında bedel ödemeyi öğretmiyoruz. Çocukları başarı yarışına sokuyor, sonra ruhlarının neden çöktüğünü anlamaya çalışıyoruz.
Çünkü onlara hedef verdik ama istikamet vermedik.
Bilgi verdik ama hikmet vermedik.
Meslek verdik ama dava vermedik.
Ekran verdik ama çağrı vermedik.
Bir toplumun çocukları yalnızca sınav kazanmak, para kazanmak ve statü kazanmak için yetiştiriliyorsa o toplum, geleceğini değil kendi manevi cenazesini hazırlıyordur. Bugünkü eğitim sistemi insan yetiştirmiyor; piyasanın ihtiyaç duyduğu uyumlu elemanları üretiyor. Soru sormayan, itiraz etmeyen, ahlaki ölçüyü hesap tablolarına kurban eden, haksızlığı gördüğünde “Bana dokunmuyor” diyerek yoluna devam eden insan tipini çoğaltıyor.
Sekülerleşmenin en büyük zaferi işte budur: Müslümanı Müslümanlığından utandırmak, İslami kavramları kamusal hayattan kovmak ve dindarları bile dünyevi başarı ölçülerine mahkûm etmek.
Bugün Müslüman aileler çocuklarının namaz kılmamasından çok işsiz kalmasından korkuyor. Haram kazançtan çok düşük maaşa üzülüyor. Ahlaksızlıktan çok başarısızlığa öfkeleniyor. Evladının Allah’tan uzaklaşmasını görmezden geliyor fakat istediği bölümü kazanamamasını felaket sayıyor. Çünkü seküler saat yalnız devlet kurumlarında değil, Müslüman evlerinin duvarlarında da çalışıyor.
Sorun yalnızca “laik sistem” diyerek başkalarını suçlamakla çözülemez. Acı gerçek şudur: Sekülerlik, Müslümanın kalbine kadar girmiştir. İnsanlar İslami kelimelerle konuşup kapitalist arzularla yaşıyor. Dillerinde tevekkül, hayatlarında sınırsız hırs var. Sözlerinde kanaat, sofralarında gösteriş var. Konuşmalarında ümmet, hesaplarında bireysel çıkar var.
Böyle bir toplumun saatini kim yeniden çalıştıracak?
Müslüman saati, sloganla değil tövbeyle çalışır. Gösterişli konferanslarla değil, hayatı yeniden Kur’an’ın ölçülerine göre düzenlemekle çalışır. Ezanı yalnızca hoparlörden dinlemek yetmez; ezanın çağrısını hayata taşımak gerekir. “Haydi namaza” çağrısı, aynı zamanda haydi düzene, haydi hesaba, haydi teslimiyete demektir. “Haydi kurtuluşa” çağrısı ise bankaların, piyasaların, makamların ve ekranların sunduğu sahte kurtuluşlara karşı gerçek özgürlük ilanıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı daha hızlı çalışan saatler değil, doğru kıbleyi gösteren bir zaman şuurudur. Bu ülkenin çocuklarının ihtiyacı daha fazla tüketim, daha fazla eğlence ve daha fazla kariyer vaadi değil; uğruna yaşayacakları ve gerektiğinde bedel ödeyecekleri büyük bir hakikat çağrısıdır.
Müslüman saati yeniden kurulmadıkça bu toplum modernleşebilir, zenginleşebilir, teknolojik olarak ilerleyebilir; fakat kendisi olamaz. Gökdelenler yükselirken insan küçülür. Yollar genişlerken ufuk daralır. Ekranlar büyürken vicdanlar kararır. Servet artarken bereket kaybolur.
Saatler çalışır ama zaman ölür.
Türkiye’nin trajedisi tam da budur: Herkes yetişmeye çalışıyor fakat kimse çağrıldığı yere gitmiyor. Herkesin saati var ama kimsenin vakti yok. Herkes konuşuyor ama hakikatin sesini duyan yok.
Müslüman saati gerçekten durdu.
Onu yeniden çalıştıracak olan da mekanik bir kurma kolu değil; iman, ahlak, adalet, mücadele ve bedel ödeme iradesidir. Aksi hâlde bu ülke, ezanların okunduğu fakat çağrının duyulmadığı; Kur’an’ın bulunduğu fakat hükmünün yaşanmadığı; Müslümanların çoğunlukta olduğu fakat İslam’ın hayata yön veremediği büyük bir seküler çöle dönüşmeye devam edecektir.