Bugun...


Gökhan DİHKAN

facebook-paylas
ÖZGÜRLÜK MÜ, KÖKSÜZLÜK MÜ? MODERN İNSANIN BAĞLANMA KORKUSU
Tarih: 13-08-2026 23:24:00 Güncelleme: 13-08-2026 23:24:00


Ertan Özyiğit’in modern insanın aileye, ilişkilere, aidiyete ve sorumluluğa karşı giderek mesafeli hale geldiğine ilişkin tespitleri, yalnızca bireysel tercihlerle açıklanabilecek bir değişime işaret etmiyor. Karşımızda, insanın hayata bakışını kökten değiştiren büyük bir zihniyet dönüşümü var. Çağın hâkim kültürü insana sürekli olarak “bağlanma, yük alma, fedakârlık yapma, kendini sınırlandırma; mümkün olduğunca özgür ol ve yalnızca kendin için yaşa” diyor.

Sorun da tam burada başlıyor.

Çünkü insan, yalnızca kendi isteklerinin peşinden koşarak tamamlanan bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda bağ kuran, sorumluluk alan, seven, sevilen, aidiyet geliştiren ve başka insanların hayatına dokunarak anlam bulan bir varlıktır.

Ertan Özyiğit’in dikkat çektiği çelişki son derece önemlidir: İnsanlık belki tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar bireysel hareket imkânına sahip değildi; fakat aynı zamanda yalnızlık da hiçbir dönemde böylesine büyük bir toplumsal mesele haline gelmemişti.

Demek ki özgürlüğün artması, insanın mutluluğunun otomatik olarak artması anlamına gelmiyor.

“Ben” Büyürken “Biz” Küçülüyor

Modern kültürün merkezinde giderek büyüyen bir “ben” anlayışı bulunuyor.

Ben ne istiyorum?

Ben ne hissediyorum?

Ben mutlu muyum?

Bu ilişki bana ne kazandırıyor?

Bu aile bana ne sağlıyor?

Bu insan benim beklentilerimi karşılıyor mu?

Soruların tamamı kişinin kendisini merkeze aldığı bir hayat anlayışını besliyor. Elbette insanın kendisini önemsemesi, kendi hayatıyla ilgili kararlar vermesi son derece doğaldır. Problem, hayatın tamamının yalnızca bireysel tatmin üzerinden okunmaya başlanmasıdır.

Çünkü aile dediğimiz yapı “ben” üzerine değil, büyük ölçüde “biz” üzerine kuruludur.

Anne olmak yalnızca mutluluk değildir; uykusuz gecelerdir.

Baba olmak yalnızca gurur değildir; sorumluluktur.

Evlilik yalnızca romantizm değildir; sabırdır.

Dostluk yalnızca keyifli sohbet değildir; zor günde yanında durmaktır.

Aidiyet yalnızca bir topluluğun parçası olmak değildir; gerektiğinde o topluluk için fedakârlık yapabilmektir.

Özyiğit’in sözlerinde işaret ettiği mesele tam olarak budur. Modern insan sonucu istiyor ama bedelini istemiyor.

Sevilmek istiyor ama emek vermek istemiyor.

Ailesi olsun istiyor ama özgürlüğünden taviz vermek istemiyor.

Dostluk istiyor ama dostunun yükünü taşımak istemiyor.

Derin ilişkiler istiyor ama zaman ayırmak istemiyor.

Böyle bir denklem ise kaçınılmaz olarak hayal kırıklığı üretiyor.

İlişkiler de Tüketim Nesnesine Dönüştü

Çağımızın belki de en büyük sorunlarından biri tüketim kültürünün yalnızca eşyalara değil, insan ilişkilerine de sirayet etmiş olmasıdır.

Eskiden bozulan bir eşya tamir edilirdi. Bugün yenisi alınıyor.

Fakat daha vahimi, aynı zihniyetin ilişkilere taşınmasıdır.

Ertan Özyiğit’in dikkat çektiği gibi, bir ilişki zorlanınca tamir etmek yerine yeni ilişki arıyoruz. Bir insanın kusurunu gördüğümüzde onunla birlikte olgunlaşmaya çalışmak yerine hayatımızdan çıkarmayı tercih edebiliyoruz.

Çünkü tüketim kültürü insana sürekli yeni seçenekler sunuyor.

Daha iyi telefon.

Daha iyi araba.

Daha güzel tatil.

Daha iyi restoran.

Daha iyi partner.

Daha heyecanlı ilişki.

Daha farklı bir hayat.

Böylece insanın zihninde tehlikeli bir düşünce yerleşiyor:

“Belki daha iyisi vardır.”

Bu düşüncenin sonu yoktur.

Çünkü her zaman daha güzeli, daha yenisi, daha heyecanlısı bulunabilir.

Fakat insan hayatının anlamı sürekli seçenek değiştirmekten değil, bazen seçtiğinin arkasında durabilmekten doğar.

Bir insanla yıllarca yol yürümek, sürekli yeni insanlar tanımaktan çok daha fazla derinlik üretebilir.

Bir şehirde kök salmak, onlarca şehir görmekten daha fazla aidiyet oluşturabilir.

Bir çocuğun büyümesine şahit olmak, dünyanın yüz ülkesini gezmekten daha büyük bir anlam kaynağı olabilir.

Modern kültür ise insana sürekli genişlik vaat ederken derinliği unutturuyor.

Çok şey görüyoruz fakat az şeyi gerçekten biliyoruz.

Çok insan tanıyoruz fakat çok az insanla gerçek bağ kuruyoruz.

Çok konuşuyoruz fakat giderek daha az anlaşıyoruz.

Haz Kültürü Sabır Kültürünü Öldürüyor

Özyiğit’in yorumundaki en önemli kavramlardan biri de sabırdır.

Çünkü gerçekten değerli olan hemen ortaya çıkmaz.

Bir evlilik ilk gününde olgunlaşmaz.

Bir dostluk birkaç haftada gerçek dostluğa dönüşmez.

Bir çocuk bir gecede yetişmez.

Bir meslek birkaç ayda öğrenilmez.

Bir insanın karakteri birkaç yılda tamamlanmaz.

Hayatın değerli taraflarının hemen tamamı zaman, emek ve sabır ister.

Fakat modern çağ insanı beklemekten hoşlanmıyor.

Yemek hızlı gelsin.

Mesaj hemen cevaplanmalı.

İnternet hızlı olmalı.

Sipariş ertesi gün kapıda olmalı.

Başarı kısa sürede gelmeli.

İlişkiler sorunsuz yürümeli.

Hayat mümkün olduğunca zahmetsiz olmalı.

Bu hız kültürü insanı hayatın gerçek ritminden koparıyor. Çünkü insan karakteri teknolojik cihaz değildir; birkaç saniyede güncellenemez.

Sevginin olgunlaşması için zaman gerekir.

Affetmek zaman ister.

Birbirini tanımak zaman ister.

Bir aile oluşturmak zaman ister.

Özyiğit bu nedenle çok isabetli biçimde “derinlik zaman istiyor” diyor.

Modern insanın belki de en büyük trajedisi şudur: Her şeye vakit ayırmak istiyor ama hiçbir şeye yeterince vakit vermiyor.

Bağlanmak Gerçekten Özgürlüğün Düşmanı mı?

Çağımızda bağlanmak çoğu zaman özgürlüğün karşıtı gibi sunuluyor.

Oysa bağlanmanın tamamı esaret değildir.

Bir annenin çocuğuna bağlılığı esaret midir?

Bir insanın eşine sadakati özgürlüğünü kaybetmesi midir?

Bir insanın ailesine sahip çıkması bağımsızlığını yitirmesi midir?

Bir dostun zor gününde arkadaşının yanında durması bir yük müdür?

Tam tersine insanı insan yapan şeylerin önemli bölümü gönüllü olarak üstlenilen bu bağlılıklardır.

Her sorumluluğu pranga olarak görürsek sonunda hiçbir sorumluluk taşımayan fakat aynı zamanda kimsenin hayatında vazgeçilmez yeri olmayan insanlar haline gelebiliriz.

Ertan Özyiğit’in şu uyarısı bu nedenle son derece çarpıcıdır:

“Hiçbir yere ait olmayan insan, bir gün gelecek hiçbir yeri olmadığını fark edebilir.”

Modern bireyciliğin özeti belki de bu cümledir.

İnsan yıllarca “kimseye ihtiyacım yok” diyebilir.

Ama hayat yalnızca gençlikten, sağlıktan, enerjiden ve imkânlardan oluşmaz.

Hastalık vardır.

Yaşlılık vardır.

Başarısızlık vardır.

Kayıplar vardır.

Yalnızlık vardır.

İnsan böylesi zamanlarda hesabındaki paradan, sosyal medya takipçisinden veya gezdiği ülkelerin sayısından çok daha fazla şekilde yanında gerçek insanların bulunmasına ihtiyaç duyar.

Hayat Çok Şey Yaşamak Değil, Bazı Şeyleri Derinden Yaşamaktır

Bugünün dünyası bize hayatı bir yapılacaklar listesi gibi sunuyor.

Şurayı gör.

Bunu tat.

Buraya git.

Şunu dene.

Böyle yaşa.

Daha fazla deneyim edin.

Elbette seyahat etmek, görmek, öğrenmek ve keşfetmek güzeldir. Problem bunların hayatın anlamının yerine geçirilmesidir.

İnsan yüz ülke gezebilir ama kendisini tanımayabilir.

Bin kişiyle tanışabilir ama tek bir gerçek dostu olmayabilir.

Sayısız ilişki yaşayabilir ama sevgiyi hiç öğrenmemiş olabilir.

Çünkü hayatın değeri yalnızca kaç şey yaşadığımızla değil, yaşadığımız şeylerin ne kadar derinine indiğimizle ilgilidir.

Belki de çağımızın yeniden öğrenmesi gereken şey budur:

Bir yere ait olmak zayıflık değildir.

Bir insan için fedakârlık yapmak kayıp değildir.

Çocuk yetiştirmek hayatı kaçırmak değildir.

Evlilik özgürlüğün sonu değildir.

Sadakat seçenek azlığı değildir.

Sabır geri kalmışlık değildir.

Aksine bütün bunlar insanın kendi benliğinin dışına çıkabilmesini mümkün kılan büyük insani tecrübelerdir.

Ertan Özyiğit’in sözleri bu nedenle yalnızca aile üzerine yapılmış romantik bir değerlendirme olarak görülmemelidir. Burada modern insanın varoluş krizine ilişkin ciddi bir uyarı vardır.

Çağ bize sürekli “kendini seç” diyor.

Belki insanın bazen öğrenmesi gereken şey ise şudur:

Hayat yalnızca kendimizi seçerek büyümez.

Bazen eşimizi seçeriz.

Bazen çocuğumuzu.

Bazen ailemizi.

Bazen dostumuzu.

Bazen bir davayı.

Bazen bir şehri.

Bazen yıllarca emek vereceğimiz bir işi.

Ve bütün bu bağlılıklar hayatımızdan bir şey eksiltmek yerine hayatımıza anlam katar.

Bu yüzden gerçek özgürlük, Ertan Özyiğit’in de altını çizdiği gibi, hiçbir şeye bağlanmamak değildir.

Gerçek özgürlük, neyin uğruna fedakârlık yapmaya, neyin uğruna sabretmeye ve neye bağlanmaya değer olduğunu bilecek kadar olgunlaşabilmektir.

Çünkü insan bazen özgürleşerek değil, doğru şeye bağlanarak kendisini bulur.





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
HABER ARŞİVİ
Henüz anket oluşturulmamış.
HABER ARA
YUKARI